info@hulyademirel.com
hulyanurten-d@hotmail.com
tel: 0 536 787 28 72-- 0 216 391 34 35
adres: Selami Ali Efendi Cad. Üsküdar
Kapalı arşı zemin kat no:14 üküdar-İst
yararli linkler
www.herkul.org
 

 

 

Ebru kitre veya benzeri maddelere yoğunluğu artırılmış su üzerine özel fırçalar yardımıyla boyaların serpilip, oradan meydana gelen desenlerin kağıda alınmasıyla elde edilen bir san’at eseridir.

Ebru’nun bunun dışında bazıları egzotik çok çeşitli tarifleri de yapılmıştır:
Ebru, uyumlu renkler dünyasının göze hoş gelen harika eserleri bize sunması
yanında, fiziğin ve kimyanın kanunlarını uyguladığı bir sanat olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Ebru denilen renk renk mermer damarlı, granit, hareli, çeşitli desenli veya
çiçekli kağıtlar, eskiden cilt ve defterlerin iç kapaklarını süslemek,
hattatların levhalarında fon olarak kullanmak üzere yapılırdı.
Sanatların teknesinden fırçasına, kitreli suyundan, boya ve öd suyuna ve
bunların işlenmesine kadar iç içe yaşadığı, desenlediği, kimyanın fizik
kanunları ile birlikte, eskilerin tabiri ile , ‘ İnce sanat’ın güzel bir
uygulaması’ değil midir ebruculuk?
“kağıda yapılan hare, budak ve dalga gibi çeşit çeşit süs” diye tanımlarken ,
eski eserler ansiklopedisi’nde “kalemsiz fırçasız, kağıt üzerine çiçek resmi
yapmaktır” deniyor.
İsviçreli bir ebru öğrencisi Virginia Passaglia ise şöyle diyor : “biraz toprak
parçası, bir tutam at kuyruğu, bir gülün kuru dalı ve hayvan ödü… İşe yaramaz
gibi görünen, ilk bakışta hiçbir kıymet ifade etmeyen şeyler birleşerek ebru
sanatı ortaya çıkıyor”
Bu tarifler dışında, egzotik, metafizik tariflerde yapılmaktadır:
“bu ecdat yadigarı sabır sanatımız…”
“dini ve tasavvufi temelde dayalı Türk-İslam sanatları içinde “ebru” önemli bir yer tutuyor”“ebru başlı başı bir alemdir. Hüsn-i hat2la bir arada “nurun alanur” misali bambaşka bir lisandır. Tarihi ve deruni anlam olarak erbabınca sürdürülen büyük bir keyiftir. Ama daha yakından baktığımızda nakışlarında biçim biçim ilahi bağış armonileri göreceksiniz. Fakat işin hem sanatçı hem eser açısından güzel yanı bizzat oluşum halinde esrarını açması ve oluşum anında yüzünü göstermesidir. Sanat eserini sadece bitmiş göründükleri zaman değil fakat aynı zamanda Goethe’nin deyişiyle “oluş hallerinde de tanımak “lazımdır. Ebru, böyle tanınması gereken sanat eserlerinin en başında gelenlerden biri, belki de bizim sanatlarımız açısından birincisidir. “teknik olarak, karmaşık yapısı ve uygulama zorluğu gibi nedenlerle ebru klasik sanatlar içerisnde en az bilinen ve uygulanan sanatlardandır.

”Bu tarifler yanında ebru’ya çeşitli sıfatlar da verilmektedir:
- Su üzerinde renklerin raksı
- Nakış-ı ber-ab
- Renlerin dansı

- Su çiceği
- Su yüzü resmi
- Suyun renklerle dansı
- Yüzeyin ötesi

EBRU HAKKINDA FELSEFİ VE TASAVVUF İZAHLAR
Türk Ebrusu'nun büyük ustası Edhem efendi(1829-1904) : ”Ebru sihir gibidir, bazen tutar, bazen tutmaz” demektedir. Bu tür ifadeler, akla, ebrudaki felsefi ve tasavvufi düşünceleri de getirmektedir.
“Bazı günler şafak veya gurub vakti ufka bakarsanız;kırmızı,sarı,lacivert ve
mavi renklerin en ilahi tonları ile,buruklardan bir ebru'nun daha doğrusu
ebi'nin şekillendiğini görürsünüz. Yine bazı gecelerde, bulutlu semalar kadar
geniş bir ebru teknesini, mehtabın, usta fırçası ile lacivert, mavi ve ışıklı
beyazın bütün nüanslarını serpiştiriverdiğine elbet rastlamışsınızdır.
İşte san'atkar dedelerimiz,bir anda değişip kaybolan bu semavi güzelliklerini
yeryüzünü aksettirerek,onların ağaç yeşiline ve toprak rengine olan hasretini
giderdikten sonra bu şahane tabloyu kağıt üstünde de ebedileştirmeyi
bilmişlerdir..Bu anlayış içinde tanrı'sına boyun kesen san'atkarın “benlik”ten
uzaklaşan gönlü,sanki ebru teknesi'nde şekillenmiş gibidir..Artık o zaman
büyümeye başlayan ebru teknesi derya kadar genişler,genişler ve bir kainata döner..Ebrucunun gönlü gibi.... Hz..Ali ne güzel buyurmuş:”Sen kendini küçük bir cisim sanırsın,halbuki bütün bir alem sende dürülüp bükülmüştür”.“Gönlümüz ney havası ile ürpermektedir.. Eşsiz biçimleri ile raks eden bir güzelliğin önünde bir hoş busedir ebru ki, dudağı değil,kalbi değil, ruhu alır götürür..Nereye mi? Kim bilir? Bir ebruzen ne peki? Belki yol, belik, yolcu;belki av,belki avcı,belki bir aracı belki de değil....Bir güzellik sorunudur bu(estetik değil)... -Teknik açıdan – elden geleni yapar ebruzen..
Peki elden gelen şey nedir? Geleni herkes bilir amma gelmeyeni kim
getirecektir?... Mucize kelamı okumak için bir “fem-i muhsin”(güzel ağız
demektir. amma hangi ağız güzeldir, bu da fiziki değil metafiziki bir iş … )
gerekmektedir madem, bu iş için de bir dest-i muhsin, belki de bir ayn-ı muhsin (cemil,cemal, hüsn gibi sıfatlar nerde kaldı ki şair : “Hüsn olur ki ihtiyar elden gider” diyebilmiştir.) gerekecektir.“Ebrûcu,güyâ alem-i misal’de mahfi olan şekilleri âlem-i şahadete getirip bize
gösteriyor: semavi bahçelerde büyüyen güllerle laleleri fırçasının mucizevi
kuvvetiyle en cazip şekillerde kağıdın sathına garkediyor “diyen Annemaria
Schimmel, Müslümanlar’ın meydana getirdiği sanatlar arasında “Ebru”sanatınınözel bir yeri olduğuna dikkat çekiyor.
“Batılılar ve fizikokimyacılar ebrûnun felsefesi ve mekanizmasının peşine
düşmüşlerdir. Kainatla ebrû arasındaki benzeşim onları da büyülemiştir adeta.
Her ebrû tek’tir ve ikinci bir defa aynının yapılması mümkün değildir.
Bu bir noktada insanın yaratılışına benzetebilir. Bütünüyle biri birinin aynı
olan iki insan bulmak mümkün değildir. Ebrû da öyledir. Ancak insanlardaki
durum, insanın acziyetini ifade eder.
Ebrû teknesinde kâinatın yaratılışının izlerini görmek mümkündür.

Her şey sıvı dolu bir teknenin içine düşen damladan başlıyor ki,kainat da başlangıçta bir noktadan ibaretti. Daha sonra kainat genişlemeye başlamıştır ve bu genişleme neticesinde zaman ve mekan ortaya çıkmıştır. Bu genişleme devam edecek ve belli bir gerilme sınırına kadar sürecektir. Ondan sonra da kıyamet denilen hadise vukû bulacaktır.
Ebrû teknesindeki damlalar da bir fırça darbesiyle şekil alırlar ve teknenin
içine yayılırlar. Bu yayılma teknenin boyutları ile sınırlıdır. Bu yayılma
dairevi olmaya meyillidir. Kainattaki gök cisimleri de kürevidir. Daha sonra ise şekil verme işi gelir ve ardından da tesbit.Ebrû ustası teknedeki son şekli
kağıda tespit eder. Bu,kainattaki Levh-i Mahfûz’a benzetilir. İyi bir ebrû
ustası kağıda baktığında bütün bu safhaları okuyabilir.
“Ebrû sır, ‘ hadise can ile canan arasında:erbabı, Özbek Şeyhi Hezarfen Edhem Efendi: 'ebrû sihir gibidir’ demiştir ya, simyası vardır.
Tüm kainatı ve tüm oluşumu özetler ebrû,değil mi ki suya atılan renklere ve
biçimlere müdahale bir noktadan sonra imkansızlaşır. Suyun bereketli kucağına düşen bir damla:her şey o damladan olur ebrûda,o tek damla sonsuzluğa doğru genişler ve bir noktadan sonra ebrû kendi başına buyruktur. Bu yüzden değil mi
ki icra ettiği sanatın,arkasındaki hayatla irtibatını sorgulayan,bir başka
deyişle onun felsefesini yapmayı ihmal etmeyen ebrûzen su üzerinde irade-i cüzî ile irade-i külli arasındaki rabıtayı hayranlıkla temâşe eder.
Diğer sanatlara göre iyice daralmış bir irade-i cüz’iyye alanı ve ehli olmayanın ebrûda tesadüf dediği şey:irade-i külliye Tevâfûkât-ı İlahiyye”
“Tekne hazır, su hazır, ışık hazır, göz hazır, arzu hazır, rûh hazır. Ne kaldı
geriye. Bir esinti, bir yelken. Bir dümen ve biçimler ve renkler giyinmeye
hazırdır, güzelliği. İyi niyet de almışsa gönülde yerini, işte semere: bahtına
ilahi ahenkten zerre zerre bir şeyler damlayacaktır. Ruhunu kontrol et, gönlünü ayarla, elin destûrsuz kalmasın ve ağzın elbet boşluğun ağzı değil ya duâya yaslansın. Hazırlığın tamam değilse ebrû ne olduğunu ortaya koyar senin.
Dikkat,biraz kan terleyeceksin”
“Eskiler ebrû yapılmasını külli irade ve cüz’î iradenin izahına yerinde bir
misal olarak almışlardır. Boyaları usulüne göre atarsanız (cüz’î irâde),gerisi
onun bileceği iştir(külli irade),iş artık sizin hükmünüzden çıkar!
“Ebrûya bir felsefe olarak da yaklaşmak lazım. Cüz’i irade ile külli iradenin
uyumunu en iyi görebildiğimiz yer ebrû teknesi. Siz elinizden geleni
yaparsanız;ancak,son aşamada kendi kendini yaratır ebrû”
“Sanatçı ebrû yaparken usulüne uygun çalışmalı, hava koşullarını doğru
sapmaktan,katılacak su miktarına kadar tekniğini sabırla geliştirmeli:ama
ebrûnun elinden kaçtığı,kendi kaderini belirlediği anı da saygıyla karşılamalı.
İşte bu noktada ebrû sanatının kendi tasavvufi kimliği çıkıyor ortaya.
Renklerin,s uyun kıvamının müdahale edilmez biçimde ortaya çıkardığı görsel manzaraya teslimiyet: yüce iradeye boyun eğiş…”
“Talihin açık oluşu ve ilahi bağışlar, biraz da iradelerine,
ilhamlarına,gayretlerine, hassasiyetlerine göre olacak kuşkusuz. Yoksa ne
esinti, ne yetenek, ne ışık, ne ortam, ne kitre, ne çalışma, ne tekne.....
yetmez öyle bir güzelliği karşılamaya. Dest-i muhsin de gerekli ayn-ı muhsin
de!...Kısaca yaratılışın taklidi halinde, her şey ama her şey hazır; göz de,
gönül de.. Hepsinin üstünde de aşk lazım… Belki o takdirde, iç arzusu tezahür eder ve her şeyden bir şey damlar ruhumuza gizlice. Bir tarz-ı kadim üzre battal
ebrûdur: insani olanı aşan bir hal ile arz-ı endam eyler…”
“Ebrû, bir nefis terbiyesi, modern yaşamın her şeyi determinist kalıplara vuran
anlayışın aksine belirsizliğe razı olmayı belletiyor, beklemeyi ve tevekkülü
öğretiyor.
Ebrûnun verdiği huzur meğer toprağa yakın oluşundan geliyormuş… Sanatkar, semayı
temsil eden her şeyi toprak renklerine yansıtıyor. Modern sanatın aksine
çığırtkan ve saldırgan renklerle değil, mütevazı toprak renkleriyle açıyor
gönülleri. Ebrû su üzerindeki toprak renklerinden oluşuyor”
“Ebrû’da mükemmelliği yakalamadan manevi kemalat, ahlak ve ruh güzelliğiyle
ilişkisi konusunda Düzgünman Hoca bizlerin kulağına şu ibaretli dersi
fısıldamaktadır: ‘Belki işin en can alıcı noktası bu irade-i külliye’nin emri
doğrultusunda kemâlâtâ ulaşmış veya kemâlâtâ doğru yol almak üzere yelken açmış
bir ruh haletiyle,terbiye ve tezkiye edilmiş bir nefsin hakim olduğu yüce makam
hali,Bâtınî alemden zahiri aleme intikal eden hangi sanat eserine tesir
etmemiştir ki, ebrûya da etmesin. O halde şunu söyleyebiliriz ki, genel olarak
bütün sanat dallarında, hususen de ebrû da mükemmeliyet durumu,manevi kemalat,
ruh ve ahlaki güzelliğin doruk noktasına ulaşmasıyla doğru orantılıdır. İşte bu
inançta olan kişiler daima besmeleyle başlamıştır bu işe;
Bundan dolayıdır ki,her ne kadar batılılar şeklen ebrûculuğa el atsalar da,
Alman Sanat Akademisi hocalarından Prof. Antez Almanya’dan gelip Üstad
Düzgünman’ın ebrûlarını gördükten sonra şöyle demek zorunda kalacaklardı: “Sizin
ebrûculuğunuzu biz alamayız,bu zordur. Bu benim için sürpriz oldu. Batıda da
ebrû yapılıyor ama biz sizin ebrûculuğunuzu yapamayız,bu sanatı sizden
alamayız”.
“Mevlana : ‘Su nakış tutmaz diyen bura gelsin’ diyor. Ebrû ile tanışmış mıydı?
Sanat tarihçesi ebrûnun tarihçesi ile Mevlana’nın yaşadığı dönemin verilerini
karşılaştıra dursun, su üzerine nakış, ebrûdan başka nedir ki?”.
“Ancak bu sanatın dini ve tasavvuf i temeli herhalde günümüzde yeni bir form
ortaya koyacak ve eski kökten yeni dallar uzanacaktır”.
ETİMOLOJİSİ
Ebrû kelimesi,Türkçesi midir,Farsça mıdır,Hintçe midir. Aslen ebrû muydu,yoksa
ana vatanından Anadolu’ya gelince galat olarak “ebrû” adını alan bu şeriat
dalının isimlerini
1-) Ebre
2-) Ebr(Ebri)
3-) Ebrü
4-) Ab-rü
5-) Abar diye sıralayabiliriz.

1-) EBRE: Çağatayca bir kelime olup, “Hare gibi dalgalı veya damarlı
(kumaş,kağıt vs):cüz ve defter kabı yapmak için kullanılan renkli kağıt”.
2-) EBRİ: Farsça bir kelime olan “ebr” den türemiş olan ebri, “bulut gibi” ve
“bulutumsu” manalarını taşımaktadır.
3-) EBRÜ: Farsça “kaş” manasına gelmektedir.
4-) AB-RÜ: Farsça isim tamlaması “Yüz Suyu” demektir. Ancak, sıfat tamlaması
karşılığı “Su Yüzü”demektir.
5-) ABAR: Hintçe bir kelime olup,Hindistan da kullanılır.
Şimdiye kadar bu günkü adıyla ebrû ya;en çok ebr’den gelen ebri denilmiştir.
Çünkü bunun bulut gibi,bulutumsu gibi manaları vardır. Ebrû,gerçekten de
buluta,bulut kümelerine benzer, Yazma ve basılı eserlerde de hep “ebri” diye
bahsedilmiştir. Ebrû’nun son devir üstadlarından Necmeddin Okyay da bu şekilde
kullanırdı. Ancak XIX. yüzyıl sonlarına doğru ebrû şeklinde kullanılmıştır.
Ebrû sanatına “kaş” manasına gelen ebrû dan dolayı bu isim verildi diyenler de
vardır. Bu fikir ebrûdaki harelerin kaş’a benzetilmesinden doğmaktadır. Ancak bu
düşünce fazla rağbet görmemiştir.
Ab-ru’nun ebrû ya alem olması ise,biraz zorlamadır. Son dönemde ebrû’ya biraz
orijinallık katmak için kullanmaktadır sanki:
“Ab-rü Farsça su yüzü anlamına gelir. Ebrû sanatının da en kısa tarifi budur”.
Bakınız, Türk Sanatı’nın önemli araştırmacılarından Celal Esat Arseven ne diyor:
“Ebrû Türkistan’dan çıkıp İpek yolu ile İran üzerinden Türkiye’ye “Ebri” ismini
alarak geliyor. Türkistan’dan çıkışında bu Farsça isminden önce Türkçe bir ad
verilmiş miydi bilmiyoruz”.
Aslında bu sorunun cevabını Şemseddin Saminin Lügati’nin “Ebre” maddesinde
bulabilmekteyiz. Kanaatimce,ebrû kelimesi ize Çağatay ülkesinde neş’et eden
ebre’den geçmiştir. Ebrû’nun tarihçesi bölümünde de belirtileceği üzere ebrû,
bir Çağatay bölgesi olan Buhara’da doğmuş, İran’a uğramış,oradan Anadolu’ya
gelmiştir. Böyle olunca, ebr’in ebrileşmesinden önce, ebre’nin bu ismi alması
daha ma’kul gibi görünmektedir. Ebre yerine ebri’nin kullanılması ise,
Farsça’nın Osmanlı Türkçesi’ ni meydana getiren iki dilden biri olmasından olsa
gerektir.
Türkiye dışında ebrû şu isimlerle anılmaktadır:
Almanya’da : Turkish Marmor Papier
Fransa’da : Papier Marbre Turc
Amerika’da : Turkish Marbled Paper
Arab aleminde : Varaku’l-Mücezza
Batı aleminde battal ebrûkardaki mermere benzeyen şekillerden dolayı “Türk
Mermer Kağıdı” karşılığı olarak bu isim kullanılmıştır.
B.MENŞEİ
Ebrû’nun menşei konusunda farklı görüşler ortaya atılsa da,bazı sanat
dallarındakinin aksine,önemli bir görüş ayrılığı yoktur.
Ebrû’nun ilk defa:
a) VIII.yüz yılda “Liu sha shien”adıyla Çinde,
b) XII.yüz yılda “Suminagashi” adıyla Japonya’da,
c) XV. yüz yılda “Ebre” adıyla Türkistan’da
d) XV. XVI. yüz yılda “Ebri” adıyla İran’da
e) XVI. yüz yılda “Abar” adıyla Hindistan’da uygulandığı görüşleri ortaya
atılmıştır.
“Milliyetçi kaygılar bir kenara bırakılıp akl-ı selimle düşünüldüğünde,ebrû
sanatının kökeni sorusuna henüz tatmin edici bir cevap bulunamadığını kabul
etmek gerekir.Ancak şu kadarı kesindir ki,on ikinci yüzyıldan itibaren su
üzerinde mürekkeple gerçekleştirilen “Suminagashi” nin vatanı Japonya ile
sekizinci yüzyıldan başlayarak bir Türkistan,İran ve Türkiye’den geçerek ta
Fransa ve İngiltere’ye (ve günümüzde Amerika’ya)kadar bir çok ülkede bu sanatın
çeşitli türleri eserler verilmiştir”.
Meşhur araştırmacı V. Minorsky ; “Türkler yazıya da büyük önem vermişlerdir.Arap
yazısının dekoratif değerini onlar ortaya koymuşlardır.
Ebrûlu (hareli) kağıt , bir Türk icadıdır”demektedir.(V. Minorsky,A Catalogue of
the Turkish Manuscripts and Miniatures,with an İntroduction by the late J.V.V
Wilkson, Dublin, 1958)
Gene,batı’da yazılan eserlerin önemlilerinden “Buntpapier” de Türklerin güzel
bir sanatı vardır. Biz batılılılarca pek bilinmeyen bu sanata,kağıda mermer
görünümü verdiği için “Türk Mermer Kağıdı”deriz. Bu sanat,Türkistan’da
doğmuş,burada fazla bir gelişme gösteremeden İpek Yolu ile Anadolu’ya ebri
ismini alarak geçmiş ve en güzel örneklerini Anadolu’da vermiştir”
denilmektedir.
Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki’ sinde ebrûnun menşei XV. yy. Türkistan devri
olarak göstermektedir.
Türkistan’da doğan ebrûculuğun, bizdeki ebrûculara göre Buhara’da başladığı
kanaati vardır. Nitekim Anadolu’da ebrûculuğun öğretilip yaşatılmasında çok
büyük rolü olan Şeyh Sadık Efendi de, ebrû’yu Buhara’da iken öğrenmiştir.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Liu sa shien ve Suminagashi, yapılış
teknikleri ve malzemeleri itibariyle, bugünkü ebrûdan farklı şeylerdir. Bugünkü
Türk ebrûsunun asıl vatanı Türkistan,geliştirildiği yer ise Anadolu’dur.
C.TARİHÇESİ
Ebrû sanatı, yapılan ebrûların üzerine imza atılmadığı ve çok az yazılı kaynağı
olduğu için,geçmişi hakkında çok az şey bilinen sanatlarımızdandır.
Türk ebrû tarihi araştırmaları da, bugün hala yeterli seviyede değildir. Üstelik
ebrû ve tarihi ve tarihi hakkında bilgi veren kaynakların bir kısmı, belki de
çoğu sağlam bir mesnedden mahrumdur.
Bizdeki ve batıdaki araştırmacı ve ebrûcuların hemen hemen ittifak ettikleri bir
konu; ebrûnun başlangıcının en geç XV. yüzyılda olduğu şeklindedir. Hatta bunu
daha geriye çekmek isteyenler bile vardır: “VI. ve X yüzyıllar arasında
Çinliler’le birlikte kağıt imalini keşfeden Türklerin bu zaman içinde ebrûyu
buldukları sanılmaktadır”.
İlk anda mübalağalı gibi görünen bu fikir, Türk tarihini şöyle bir gözden
geçirince en azından bir ihtimal olarak ele alınabilecektir. Zira ,Orta Asya
Türkleri, Çinlilerle o kadar haşir-neşir olmuşlardır ki düşmanlıkları ve
savaşları kadar kültür ve sanat alış verişleri de çok fazladır Üstelik Uygur
Türkleri, ebrû gibi bir kitap sanatı olan cild yapmayı Çinlilerden önce
başarmışlardır. Hal böyle olunca,ebrûnun tarihini geriye çekmek mümkün olmaz mı
acaba?
Şu düşünce de bu fikri sanki desteklemektedir: “Ebrû çünkü suçiçeği,alev
ateş!Mevlana “Su nakış tutmaz diyen buraya gelsin” diyor. Ebrû ile tanışmış
mıydı?
Sanat tarihçesi ebrûnun tarihçesi ile Mevlana’nın yaşadığı dönemin verilerini
karşılaştıra dursun, su üzerine nakış ebrûdan başka nedir ki? Nakış-ı Ber-ab! Su
nakış tuttu işte! Buraya gelin,buraya gelin!...
Bu konuda, Ortaçağ tarihi ve sanatı ile uğraşanlara önemli bir görev
düşüyor;araştırdıkları kitapların köşe bucağında ebrû ile ilgili bir risalecik,
ayrıca orijinal ve üzeri yazılı o dönem tarihini taşıyan ebrûlar aramak.
Ebrû sanatının başlangıcını XV. yüzyıl olarak kabul eden araştırmacılar şunları
söylemektedirler:
“En eski ebrû örnekleri,Topkapı Sarayı’ndaki XV. yüzyıl yapılmış süsleme
kağıtlarıdır”.
“Bazı araştırmacılar XV. yüzyılda Topkapı Sarayı’nda çok güzel ebrûlar yapılmış
olduğuna belirtmişlerdir”.
Bunların dışında; ebrû hakkında tarih belirtenler de mevcuttur:
“Tarihimizde bilinen en eski ebrû 1413 yılına aittir ve Topkapı Sarayı’nda
bulunmaktadır”.
“Osmanlılar’da diğer benzeme sanatlarında olduğu gibi ebrû sanatı da büyük ilgi
görmüştü. Fatih Sultan Mehmed döneminde sarayın nakışhanesinde görevli olan
tezhipçilerin sayısı 500’ü buluyordu. Bu tezhipçilerin bir bölümü ebrû sanatıyla
uğraşıyor ve kitap ciltlerinde, yazı pervazlarının süslemesinde ve hat sanatında
kullanılan çeşitli ebrûlar üretiyordu”. M. Ali Kağıtçı,yukarıdaki fikre paralel
olarak “1447 tarihli bir ebrûnun Topkapı Sarayı Müzesi’nde
olduğunu”söylemektedir. Ancak ebrû konusunda ilk muhtevalı eseri hazırlayan M.
Uğur Derman,bunu tespit edemediğini belirtmektedir.
Ebrû’nun tarihçesi bilimsel bir temele oturtulabilmesi için;bir ebrûnun üzerinde
ya imza veya tarih olmalıdır. Veya ebrûlu bir kağıdın üzerinde yazılar ve tarih
bulunmalıdır. Bu şekilde,belge niteliği taşıyan en eski eser 1519 tarihinden
önceki döneme ait Mecmüatü’l-Acaib’ dir. Bu eser İstanbul Üniversitesi
Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Hafif ebrû zeminler üzerinde ta’lik ile yazılar
ve imzalar vardır.
İmzalar’da “Fakir Ali el-Katib,Fakir Ali ve el-Fakir Mir Ali”yazıları
okunmaktadır. Bu zat Hattatların Kıblesi diye anılan Herat’ lı Mir Ali Katib’dir
ve Malik-i Deylemi’ nin hocasıdır. Aynı eser için Nedim Sönmez “1529 öncesi”
tabirini kullanmışsa da,eser üzerinde ve envanter kaydında tarihe
rastlanmamaktadır. Üstelik,Mir Ali Katib H.935/M.1519 yılında öldüğü için,bu
ebrû da en geç 1519’a tarihlenebilecektir.
M. Uğur Derman’a atfen: “Uğur Derman,gördükleri içinde en eskisinin 1516 tarihli
olduğunu belirtiyor “denilmekte,ancak daha açık bir bilgi verilmektedir.
Bundan sonraki en eski yazılı belge ise,Arifi’nin H.946/M.1519-1540 tarihli
“Güy-i Çevgan” adlı eserinin sayfa kenarlarına yapılan ebrûlardır.
Tarihçe ile ilgili en önemli belgelerin üçüncüsü ise,M. Uğur Derman
koleksiyonunda bulunan ve hafif ebrû üzerine ta’likle yazılı olan 962/1554
tarihli Malik-i Deylemi Hattı’dır.
Ebrûnun tarihi ile ilgili,son bir belgemiz daha vardır. Kemal Ekler’den temin
edilen Fuzuli’nin “Hadikatü’s-Süeda”isimli eserinin 1595 tarihli yazma
kopyasında,şu ana kadar tesbit edilebilmiş en eski ebrû ustası Şebek Mehmed
Efendi’ye ait 3 adet hafif ebrû bulunmaktadır.
Böylece,imza veya tarih taşıyan ebrû ve ebrû kaynaklarımız XVI. yüzyılın
sonlarına kadar uzanmaktadır. Hatta Tertib-i Risale-i Ebri 1608 yılında
yazıldığına göre bu tarihi seyri XVII. yüzyıl başlarına götürebileceğiz.
Bundan sonra ebrû tarihi ile ilgili bilgilileri ancak takriben 150 sene
sonrasından verebiliyoruz. Zira Ayasofya Hatibi Mehmed Efendi (Ö.1774)’ye kadar
başka bir ebrûcu tanımıyoruz.
Hatib Mehmed Efendi ile Türk ebrûculuğunda yeni bir çığır açılmış olup,bu zat
kendi adı ile anılan “Hatib Ebrûsu”nu yapmayı başarmıştır. Şimdiye kadar yapılan
ebrûlardan farklı bir teknikle yapılan bu ebrû çeşidi,bazı araştırmacılar
tarafından çiçekli ebrûnun başlangıcı veya alt yapısı olarak kabul edilmektedir.
Ebrû,XIX. Yüzyıl’ da,bu sanatı Buhara’da öğrenen ve bunu iki oğluna da öğreten
Şeyh Sadık Efendi ile oğulları İbrahim Edhem ve Nafiz Efendi’lerle hayat
bulmuş,XX. yüzyıla taşınmıştır.
XX. yüzyılda ise,ebrûyu günümüze taşıyan kişi olarak Hafız Necmeddin Okyay’ı
görmekteyiz. Necmeddin Hoca, tarihi açısından çok önemli bir şahsiyettir.
Zira,o, hatib ebrûlarındaki arayışı geliştirmiş ve bugünkü çiçekli ebrûyu ilk
uygulayan ebrûcu olmuştur. Bu sebeple de çiçekli ebrûlara “Necmeddin Ebrûsu”da
denilmiştir.
Necmeddin Okyay’dan nöbeti yeğeni Mustafa Esad Düzgünman devralmıştır. Vefat
ettiği 1990 yılına kadar hem ebrû yaparak, hem onu tanıtarak, hemde öğrenciler
yetiştirerek önemli hizmetler yapmıştır. Türk Ebrûsu Mustafa Düzgünman’la teknik
ve kalite olarak zirveye ulaşmıştır.1980’ li yıllardan itibaren, ebrûya olan
rağbet artmıştır. Ancak beklide “sağlıksız gelişme” olarak
nitelendirebileceğimiz bu dönemde ebrûda yeni arayışlar görülmektedir.
XXI. yüzyılda girdiğimiz bu günlerde, Klasik Türk Ebrûsu, Mustafa Düzgünman’ın
icazetli iki talebesi T. Alparslan Babaoğlu ve Fuad Başar tarafından ecdadımızın
anlayışı istikametinde devam ettirilmektedir.
Fûzûlî’nin “Hadikat-üs Süeda”(mutluluklar bahçesi)isimli eserinin bir kopyasında
kullanılan ebrûlar içinde, eserin boş sayfasında “Hadikaf-üs Süeda” yazıldıktan
sonra kırmızı mürekkeple “Şebek Mehmed Ebrisi” ibrase eklenmiş olup,kitapta
kullanılan ebrûların, “Tertib-i Risale-i Ebri” de kendisinden Şebek diye
bahsedilen ebrûcu tarafından yapıldığı ve bu ebrûcunun adının Mehmet Efendi
olduğu,son sayfasındaki ibareden de kitabın Hicri 1004 (1595)yılında yazıldığı
anlaşılmaktadır.
Hakkında yukarıda verilen bilgilerin dışında fazla bir bilgi bulunmamaktadır.
“Tertib-i Risale-i Ebri”de kendisinden “rahimehullah” (Allah ona rahmet etsin)
diye bahsedildiğine göre ölümün bu risalenin yazım tarihi olan 1608 tarihinden
önce olduğu,yine aynı risalede geçen “Nüsha-i Şebek” sözünden de ebrû hakkında
bilmediğimiz bir risale sahibi olduğu anlaşılmaktadır.
HATİP MEHMET EFENDİ
İstanbullu dur. Ayasofya Camii hatibi olması nedeniyle “hatip” diye anılan
Mehmet Efendi’nin doğum tarihi bilinmemektedir. “Tuhfe-i Hattatin’de kendisinden
“pir-i mübarek” diye bahsedildiğine göre 1187 yılının Muharrem ayında (Nisan
1773) vefat ettiğinde yaşının bir hayli ilerde bulunması icap eder. “Eski Zühdi”
diye de bilinen Zühdi İsmail Ağa’dan sülüs-nesih yazılarını öğrenmiştir. İç içe
damlatılan renklerle oluşturulan konsantrik halkalara iğne ile şekil vermek
suretiyle yapılan ebrûların mucidi olması nedeniyle böyle yapılan ebrûlara hatip
ebrusu adı verilir. O zamana kadar kıvamı nispeten sulu kitre kullanmasından
ötürü soluk olan ebrûların renklerini kitresinin kıvamını artırarak
canlılaştırmış olması sebebiyle ebrûculuk tarihimiz açısından önemli bir
şahsiyettir. Ebrûları zamanında yapılan işlerde daima kullanılmış olup
renklerinden ve üslubundan hemen tanınır. Hocapaşa’daki evinde çıkan yangında
eserlerini kurtarmak isterken kendisi de ebrûlarıyla birlikte yanarak vefat
etmiştir.
ŞEYH SADIK EFENDİ
Buhara’nın Vabakne şehrinde doğan ve Üsküdar Sultantepesi’ ndeki Özbekler
Dergahı şeyhliğinde bulunan Sadık Efendi’nin hayatı hakkında fazla bilimiz
bulunmamaktadır. Ebrûculuğu Buhara’da iken öğrendiği ve iki oğlu Edhem ve Salih
Efendiler’e öğrettiği bilinmektedir. Dergahtaki kabir kitabesinden 17 Recep 1262
(11 Temmuz 1846) tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır.
HEZARFEN EDHEM EFENDİ
Geçen asrın ebrûcularından en çok bilineni,Üsküdar Özbekler Dergahı Şeyhi
İbrahim Edhem Efendi’dir. Türkiye’nin eski Washington Büyükelçisi merhum Münir
Ertegün’ ün (1882-1944) de dedesi olan Edhem Efendi’nin fen ve sanat tarihimizde
müstesna bir yeri olması gerekirken unutulup gitmiştir. 1245 (1829) yılında
Özbekler Tekkesi’nde doğmuştur. İlk tahsilini Hacce Hesna Hatun Mahalle
Mektebi’nde bitirdikten sonra Dergah’ta babasından,amcasından ve Dergah’a gelen
Buhara’lı alimlerden ders alarak yetişmiştir. Türk, Arap,Fars ve Çağatay
dillerine şiir yazacak derecede vakıf olan Edhem Efendi,ileri yaşına rağmen hat
sanatına merak sarıp Çarşambalı Arif Bey’den Ta’lik hattını öğrenerek icazet
almıştır.
Doğramacılık, marangozluk, oymacılık, hakkaklık, mühürcülük, dökmecilik,
tornacılık, demircilik, tesviyecilik, makinecilik, matbaacılık, dokumacılık ve
mimarlık gibi fen ve sanatlarda kabiliyet ve özel çalışmaları sonucu ihtisas
sahibi olmuştur. 1869 tarihinde Mithat Paşa tarafından kurulan Sultanahmet Sanat
Enstitüsü Müdürlüğü’ne getirilmiş ve memleketimizde kurşun boruyu da ilk defa
burada dökmüştür. Ebrûculuk, onun pek çok meziyetinden bir tanesidir. Bu yüzden
Hazarfen (bin sanat sahibi) lakabıyla anılmaktaydı. Eserlerinde imza olarak Kami
mahlasını kullanmıştır. Bilhassa Hac zamanı gelen Özbek misafirlerle artan
ziyaretçi sayısından dolayı tekkenin artan giderlerini karşılayabilmek için
yaptığı sanat eserlerini elden çıkartır,ebrûları,denkler halinde satılmaya
getirildiği Bayezid’ deki Kağıtçılar Çarşısı’nda pek beğenilerek aranır be satın
alınırdı.20 Şevval 1321 (8 Ocak 1904) tarihinde Cuma gecesi yatsı namazı
sırasında üç İhlas bir Fatiha okunurken “amenna ve saddakna” (inandık ve
onayladık) dedikten sonra secdeye kapanan ve bir daha kalkamayan Edhem
Efendi,ertesi gün Dergah’ın haziresine defnedilmiştir.
NECMEDDİN OKYAY
19 Rebiülevvel 1300 (29 Ocak 1885) tarihinden İstanbul Üsküdar da doğdu.
Mürekkepçilik, aharcılık, okçuluk, gülcülük, eski tarz mücellitlik, hattatlık
gibi pek çok hünerinin yanı sıra mücellitlik,hattatlık gibi pek çok hünerin yanı
sıra ebrûculuğu da meslek edinen Hafız Necmeddin Okyay da, üstadı Edhem Efendi
gibi Hazarfen lakabıyla anılır. Sanat hayatı başlı başına bir kitabı
doldurulacak kadar geniş olan Necmeddin Okyay’ ın geniş hal tercümesi,
hattatlarımızı anlatan eserlerde bulunabileceğinden burada sadece ebrûculuğu
konusunda bilgi sunulacaktır .Ebrûyu Edhem Efendi’den öğrenmiştir. Medresetü’l
Hattati’ nde ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde tarz-ı kadim cilt ve ebrû hocalığı
yapmıştır. Rik’a, divani ve celi divani icazetlerini Ravza-i Terakki Rüşdiyesi’
ndeki hüsn-i hat hocası Hasan Bey’den aldı. Sülüs-nesih yazıyı Hacı Arif
Efendi’den,ta’lik ve celita’lik yazıyı Sami Efendi’den öğrenmiştir. Ebrûyu
oğulları Sami (1910-12 Haziran 1933) ve Sacid (1915-19 Nisan 1999) Okyay ile
yeğeni Mustafa Düzgünman’ a (1920-12 Eylül 1990) öğretmiştir.
Kendisinden önce çok ilkel biçimde yapılan ve bugün tüm dünya ebrûcuların gıpta
ile seyrettikleri çiçekli ebrûları icat ederek ebrûculuk tarihimizde yeni bir
tarz başlatmıştır. Kalıbını kesip Arap zamkı ile yapıştırmak ve ebrûladıktan
sonra kalıbı sökmek suretiyle yaptığı yazılı ebrûlar ise ebrûculuk tarihi
açısından bir ilktir. Kalıptan taşan zamkın bulunduğu yerlerin de boya
almadığını görerek mürekkep yerine doğrudan zamk kullanarak yazmak suretiyle
yaptığı ebrûlar arasında “Lâfza-i Celâl” en meşhurudur.5 Ocak 1976’da, 93
yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
BEKİR EFENDİ
Geçen yüzyılın başlarında Bayezid’ deki Kağıtçılar Çarşısı’nda yapıp sattığı
battal ebrûlarıyla tanınan Bekir Efendi,aynı zamanda eski tarz is mürekkebi
imalcilerindendir. Hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamakta olup ebrûculuğu
kimden öğrendiği de bilinmemektedir. Devrinde resmi dairelerde kullanılan
defterlerin üzerine geçirilen ve “ali kurna” tabir edilen sağlam Avrupa kağıdı
ile yapılmış olan ebrûlar Bekir Efendi tarafından yapılmıştır.
SAMİ OKYAY
Necmeddin OKYAY’ın ortanca oğludur. 1910 yılında Üsküdar’da doğmuştur.
Ebrûculuğu babasından öğrenmiş ve kısacık ömrü süresince çığır açacak eserler
vermiştir. Aynı zamanda ince bir tezhib, hak (oyma),lake ve şemse tarzı cild
sanatçısı idi.
SACİD OKYAY
Necmeddin Okyay’ın küçük oğludur. 1915 yılında Üsküdar’da doğmuştur. 1936
yılından emekliye ayrıldığı 1973 yılına kadar Devlet Güzel Sanatlar
Akademisi’nde eski tarz cilt ve ebrû hocalığı yapmıştır. 19 Nisan 1999’da vefat
etmiş ve Karacaahmet Kabristanı’na, babasının yanına defnedilmiştir.
MUSTAFA DÜZGÜNMAN
9 Şubat 1920’de İstanbul Üsküdar’da Sultantepe’ de doğdu. Babası, aynı semtteki
Abdülbaki Efendi ve Aziz Mahmud Hüdayi Camilerinin imamlığını yapan Saim Efendi’
dir. İlk tahsilini tamamladıktan sonra babasından Üsküdar çarşısındaki aktar
dükkanında çalışmaya başladı.1938 yılında,annesinin dayısı hattat Necmeddin
Okyay onu,hocalık yaptığı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Türk Tezyini
Sanatları Bölümü’ne kaydettirdi. Burada Necmeddin Okyay’dan eski tarz cilt ve
ebrû öğrenerek kısa zamanda kabiliyetiyle dikkati çekti,diğer kıymetli
hocalardan da faydalandı. Ancak hayat şartları sebebiyle bir müddet sonra
okuldan ayrılarak tekrar baba mesleği olan aktarlığa döndü. Vefatına kadar
titizlikle sürdürdüğü bu meslekte işinin ehli güvenilir bir esnaf olarak
tanındı.
Akademi’deki talebeliği yıllarında “şemse” denilen klasik cildin güzel
örneklerini imal eden Düzgünman, bir müddet sonra o sırada taliplisi çok az
bulunan bu sanatı da terk etmek zorunda kaldı. Özellikle 1957’den itibaren daha
fazla zaman ayırdığı ebrûculukta meşguliyetini ise ölümüne kadar sürdürmüştür.
Çeşitli konularda yeniliğe açık olduğu halde ebrû sanatında klasik anlayışa
sımsıkı bağlı kalan ve bu hususta modern uygulamalara iltifat etmeyen Düzgünman,
ebrûculukta kendisini geçtiğini söyleyen hocası Necmeddin Okyay’ın bu sanata
kazandırdığı çiçekli ebrû çeşitlerine papatyayı eklemiş,ayrıca çiçek şekillerini
de ıslah etmiştir.1940’da başlayıp ölümüne kadar elli yıl süren ebrûculuğu
sırasında,1967’den itibaren çeşitli sergiler açan ve bazı sergilere katılan
Düzgünman, hem eserleriyle hemde yetiştirdiği öğrencileriyle bu sanatın
tanınmasında ve yayılmasında hizmet ederek son otuzbeş yılın ebrûculuğuna adeta
damgasını vurmuş bir sanatkardır.
Mustafa Düzgünman, ebrû sanatı dışında dini musikiyle meşgul olmuş ve tasavvuf
zevkini, Hafız Eşref Ede’den almıştır. Muzıka-i Hümayun’da yetiştiği için
lakabıyla anılan Hafız Muhittin Tanık, Üsküdar’daki Çarşamba Rifai Dergahı şeyhi
Hayrullah Tacettin Yalım ve Üsküdar Rifai Asitanesi şeyhi Hüsnü Sarıer gibi
kıymetli hocalardan istifade etmiştir.
Aziz Mahmud Hüdayi Camii’ nde uzun yıllar Cuma günleri iç ezan ve teravih namazı
aralarında ilahi okuyuşuyla iyi bir icracı olarak da tanıman Düzgünman’ ın, bir
kısmının güftesi de kendisine ait olmak üzere değişik makamlarda bestelediği
yirmi kadar ilahisi vardır.
Onun bestekarlık tarafını gösteren ve son yılların dini musiki repertuvarı
açısından ayrı bir önem taşıyan bu ilahiler,vefatından önce yakın arkadaşı olan
neyzen Niyazi Sayın tarafından notaya alınarak tespit edilmiştir.Ayrıca vaktiyle
meşkettiği dini eserleri son zamanlarda banda okuyarak tespit edilmelerini
sağlamıştır.
1953’ten 1979’a kadar yirmi altı yıl müddetle Aziz Mahmud Hüdayî Dergahı’nın
türbedarlığını yapan Düzgünman, halk ağzıyla koşma tarzında şiirler de
yazmıştır. Bunlar arasında,ebrûnun tarihçesi,özellikleri ve mahiyetini anlatan
yirmi kıtalık “EBRUNAME” en tanınmışıdır.
Kıymetli tesbihler, yazı levhaları,kendi ebrûları,şemse tarzında yaptığı kitap
kapları,kutu ve çerçevelerden oluşan koleksiyonu halen ailesinde bulunmaktadır.
Ayrıca eski tarz körüklü fotoğraf marinasıyla 1000’e yakın hat örneğini
emüsyonlu cama tespit etmiş,bazıları “Kalem Güzeli” (Ankara,1981) ve “İslam
Mirasında Hat Sanatı “(İstanbul,1993)adlı eserlerde yer alan bu fotoğraf
camlarının asılları,daha sonra kendisi tarafından Türkpetrol Vakfı’na hediye
edilmiştir.
12 Eylül 1990 Çarşamba günü vefat eden Mustafa Düzgünman’ ın kabri, Karacaahmet
Mezarlığı’ndadır.
TÜRK EBRÛ GELENEĞİ
İngiltere’de saat beşte çay içilir ve yazılı bir anayasa yerine yasalar,
gelenekler doğrultusunda hazırlanır. Japonya’ da insanlar birbirlerini öne
eğilerek selamlarlar.
Hristiyan aleminde Noel geldiğinde çam ağaçları süslenir. Türkiye’de sofraya
önce baba oturur ve kalkar,sofrada konuşulmaz. Anadolu’da beş yüz yılı aşkın bir
süredir icra edildiği bilinen ve ebrû yapılan her ülkeye ve o ülkenin diline
“battal”, “kumlu”, “taraklı”, “hatip”, “şal” ve “gel-git” gibi terminolojisi ile
birlikte yerleşerek yüzyıllarca “Türk kağıdı” diye isimlendirilen Türk ebrû
sanatının da ustadan ustaya intikal ederek bu güne kadar gelen bir yeteneği
vardır.
İcrası ve itibarıyla son derece güç ve ebrûcunun iradesi dışında bir çok
değişkenden etkilenen bir sanat dalıdır. Geleneğimizin en önemli özelliklerinden
birisi,ebrû yapımında suda erimeyen,tamamen tabii boyar maddeler ve kimyasal
ailesi metal oksitler olan toprak boyalar kullanılmasıdır. Türk ebrûsunda yalnız
tabii boyaların kullanılıyor olmasının en büyük sebebi,öncelikle ebrûnun tarihi
serüveni içerisinde ebrûcuların boyalarını tabiattan elde etmekten başka
yollarının olmaması ve son ebrûcuların da ustalarını taklit etmek ve ebrû
kağıdını kalıcı kılmak endişesiyle aynı boyalarla ebrû yapmaya devam
etmeleridir. Çünkü hazır boyaların içerisine üretim sırasında çeşitli asitler ve
kazein katılmakta,bu yabancı maddeler de, tecrübe edilerek görülmüştür ki,
zamanla ebrûlu kağıda ve onun kullandığı kitap yada levhaya zarar vermektedir.
Toprak boya kullanılmasının bir başka önemli sebebi ise,bu boyaların renklerinin
güneşte solmamasıdır. Tabiat, ebrûcular için milyonlarca senedir güneş altında
durmasına rağmen rengi solmayan o kadar çeşitli renkler sunmaktadır ki, “üç
renkle mi ebrû yapacağız?” ifadesi olsa bir çaresizlik ifadesidir. Mustafa
Düzgünman’ ın ebrûlarını inceleyenler Ebrûname’ de söylediği gibi dört renkle
çok renk olduğunu göreceklerdir.
Türk ebrûsunun bir başka ve belki de en önemli ve ebrûculuk geleneğimizin temeli
olan özelliği de yapılan ebrû çeşitleridir. Bilindiği gibi ebrû,cilt ve hat
sanatlarımızla gelişen ve buralarda kullanım yeri bulan bir sanattır. Türk
ebrûcusu,asırlar boyu hattatlar için hatip ebrûsu,koltuk ebrûsu,kumlu ebrû ve
battal ebrû,ciltçiler için yan kağıdı üretmiştir. Bu nedenle,bir ebrûcunun
geleneksel çizgide ebrû yapıp yapmadığını en doğru yolu,geleneklerin korumaya
muvaffak olmuş hattat ve mücellitlerin, o ebrûcunun yaptığı ebrûları kendi
işlerinde kullanıp kullanmadığına bakmaktır. Ebruculuk geleneğimizin bir diğer
önemli özelliği ise üretilen ebrûların desenleriyle ilgilidir. Türk ebrûcusu
fırçasını at kılından kendisi sarar. Türk ebrûsunda at kılından sarılmış özel
fırçaların dışında fırça kullanılmaz.
TÜRK EBRÛ TEKNİĞİ
Aşağıda anlatılanlar,GELENEKSEL USÜLLERLE EBRU yapımıyla ilgili olup Alparslan
Babaoğlu’ nun merhum Mustafa Düzgünman’ dan öğrendiklerinin bir özetidir. Herkes
istediği teknik ve malzemeyle dilediği gibi ebrû yapmakta serbesttir ancak
geleneksel usullerle ebrû, aşağıdaki malzeme ve teknikle yapılır.
BOYALAR
Türk ebrû geleneğinde yalnızca suda erimeyen,asit ve kazein içermeyen ve ışıktan
etkilenmeyen doğal boyalar kullanılır. Boyalar yaklaşık 50×50 cm boyutlarında
düz bir mermer üzerinde, destiseng (el taşı) ile ezilmek suretiyle kullanılır.
Destiseng, üzerinde boya ezilen mermerle aynı cins mermerden,aşağı yukarı 15 cm
uzunluğunda,boyayı ezen yüzü 6-7 cm çapında bir yarım daire ve üstünde de
kullananın tutması için bir tutamak bulunana bir taştır. Yaklaşık bir avuç
dolusu boya,mermerin ortasına yerleştirilir ve onunda ortası çukurlaştırılarak
buraya su konur ve karıştırmak suretiyle boya çamur hale getirilir. Destiseng,
çamur haldeki boyanın üzerinde 8 çizer gibi dolaştırılarak boya ezilir. Dağılan
boyalar zaman zaman bir spatula yardımıyla tekrar ortaya toplanır. Boyanın
ezilip ezilmediğini ancak teknede anlaşılır. Bir müddet tecrübeden sonra ebrûcu,
hangi boyayı ne kadar ezeceğini öğrenir. Yeteri kadar sulandırıldığında ve doğru
öd ayarı yapıldığında kumlanmadan açılan ve kağıda akmadan tespit olabilen boya
yeterince ezilmiş demektir.
Geleneksel Türk Ebrûsu’nda kullanılan ana renkler şunlardır;
Çamlıca toprağıBeyazSiyahSarı

Aşı BoyasıKahverengiKırmızıLâhor ÇividiÇamaşır Çividi

 

Çamlıca toprağı, Lahor Çividi ve Çamaşır Çividi dışında sözü edilen boyalar
nalburlardan, Lahor Çividi ve Çamaşır Çividi ise aktarlardan temin edilir.
Bu renkler kullanılarak elde edilen ara renkler ise şunlarıdır;
Aşı Boyası+Lâhor Çividi=Koyu Kahverengi
SarıLâhor ÇividiYeşil
Çamaşır ÇividiKırmızıMor
BeyazSiyahGri
BeyazLâhor ÇividiAçık Mavi

Yukarıda sıralanan renkler, arzu nispetinde birbirleriyle karıştırılarak asit ve
kazein içermeyen, suda erimeyen ve ışıktan etkilenmeyen her tür renk elde
edilir.

GELENEKSEL TÜRK EBRÛSUNDA KULLANILAN BOYALAR

ÇAMLICA TOPRAĞI
İstanbul’un Çamlıca Tepesi’nde bulunan kırmızı renkli topraktır. Bir elek ile
taşlarından ayıklanarak toplanır. Ezildiğinde tütün rengine yakın bir renk
verir. İşten elde edilen ve bundan dolayı çok hafif olan siyah boyaya katılır.
Islah etmek üzere akan boyalara ilave edildiği gibi serpmeli ebrûların serpme
boyası olarak yada yalnız başına kullanılır.
BEYAZ: Üstübeç. Yağsız olanı beyaz boya yapmak için, litopon üstübeci de denen
yağlı olanı ise neftli boya hazırlamada kullanılır.
SİYAH: İsten yapılır. Çok hafif olduğu için tek başına kullanılmaz. Çamlıca
toprağı ile karıştırılır.
SARI: Oksit sarı. İnorganik bir pigmenttir.
AŞI BOYASI: Oksit kırmızı. İnorganik bir pigmenttir.
KAHVERENGİ: Oksit kahverengi. Çeşitli tonları vardır. İnorganik bir pigmenttir.
KIRMIZI: Suyla karışabilen pigment kırmızı. Organik bir pigmenttir. İnorganik
olanı içerdiği kodmiyumdan ötürü son derece zehirlidir.
LAHOR ÇİVİDİ: Lahor çividi yada bebe çividi adıyla bilinen ve bebeklerin ağzında
oluşan aft hastalığının tedavisi için kullanılan ilacın ham maddesidir. Gevrek,
taş gibidir. Bitkisel ve çok güçlü bir boyadır. Dövülerek toz haline getirilir.
ÇAMAŞIR ÇİVİDİ: Beyaz çamaşırlar için ağartıcı olarak kullanılan mavi bir
tozdur.
Boyalara eklenecek su ve ödün ayarı da şu şekilde yapılır. Kitrenin kıvamının
ayarı aşağıda KİTRE bahsinde belirtildiği gibi kontrol edilir. Boya ayarına ödü
en az boyanın ayarıyla başlanır. Süt kıvamında sulandırılan boyanın
içerisine,fırça kavanozun kenarına sıyrılıp tekneye serpildiğinde ebrûcunun
ustasından gördüğü miktar ölçüsünde açılana kadar öd ilave edilir. Ödü fazla
olan boyaların ayarları da ödü az olan boyaların üzerine serpmek suretiyle
yapılır. Boyaların ayarı konusunda bu sitenin muhtelif sayfalarında
açıklamalarda bulunulmuştur.
KİTRE
Üzerine boya serpilecek suya kıvam ve yapışkanlık vermek üzere kullanılır. Beyaz
ve topraksız olanı bilhassa aktarlarda “fiyonk kitre” diye satılanı tercih
edilir. Türkiye’nin her bölgesinde yabani olarak yetişebilen geven otunun
havayla temas ettiğinde kemikleşen salgısıdır. Her bölgenin kitresi suya farklı
bir kıvam verdiği için ne kadar suya ne kadar kitre konulacağı hakkında kesin
rakamlar verilmez.
Her ebrûcu sonbaharda ebrû yapmaya başlayacağı zaman bir sene yetecek kadar
kitre alır ve birkaç tekne açtıktan sonra teknesinin alacağı su miktarına ne
kadar kitre koyacağının ölçüsünü bulur. Bu ölçü yani kitrenin kıvamı,içinde
kurşun kalem kalınlığında bir çubuk yürütülerek kitre üzerinde bıraktığı izle
bulunur. Doğru ayarda,kitre içinde çekilen çubuk dışarı alınınca kitre üzerinde
bıraktığı iz olduğu yerde kalmalı,ne çekiş istikametinde ileri ne de lastik gibi
geri gitmemelidir. Ortalama 7 litre suya 45-50 gr. kitre konularak birkaç gece
şişmesi beklenir. Zaman zaman karıştırılarak kitrenin erimesi hızlandırılır.3-4
gün sonra sık dokulu bir torbadan geçirilerek içindeki erimemiş kitre
parçacıkları,çöp ve diğer yabancı maddelerden arındırılır ve tekneye boşaltılır.
Kıvamı yukarıda açıklandığı gibi kontrol edilir ve doğru kıvama gelene kadar su
bardağı ile su ilave edilip iyice karıştırılır.
Sn. Uğur DERMAN’ın ifadesine göre Necmeddin OKYAY kitre,salep, boy tohumu ve
ayva çekirdeği de dahil olmak üzere bir çok kıvam artırıcıyı denemiş,en iyi
sonucu saleple almış ancak salebin pahalı olması nedeniyle kitrede karar
kılmıştır. Bunların hepsinin kıvam ayarları aynı şekilde yapılır ancak aynı
kıvam ayarı için oluşturdukları yüzey gerilimleri farklı farklı olduğundan her
biri için boyalara ilave edilecek öd miktarı farklıdır.
SIĞIR ÖDÜ
Kitre üzerine serpilen boyaların batmadan yüzebilmeleri için boyalara bir
damlalık yardımıyla yüzey aktif asitler içeren sığır ödü katılır. Sığır ödünün
içerisinde bulunan yüzey aktif asitler,kitrenin üzerindeki yüzey gerilimini
kırarak boyanın kitre üzerinde batmadan açılmasını sağlarlar. Mezbahadan
sağlanan sığır ödü,bir metal kaba boşaltılarak içinde su kaynayan başka bir
kabın içine oturtulur. Aşağı yukarı 20 dakika sonra ödün üzerinde oluşan
köpüklerle varsa yağ ve kan temizlenerek öd bir kavanoza alınır. Oda
sıcaklığında geldikten sonra kullanılır. Boyalara bir damlalık yardımıyla ilave
edilir. Boyalara ilave edilecek sığır ödü miktarı,üzerinde ebrû yapılan sıvının
cinsine ve kıvamına göre değişir. Yüzey gerilimi en yüksek olan malzeme ise
deniz kadayıflıdır. Aynı miktarda boyaya,aynı kıvamda kitre için deniz
kadayıfına göre yaklaşık on misli sığır ödü ilave etmek gerekir.
KAĞIT
Birinci hamur kağıt tercih edilir. Islanınca yırtılması ve tekneye yatırırken de
zorluk çıkarmaması için 80-90 gr. olanı uygundur. Türk ebrûculuk geleneğinde
kağıt,hiçbir şekilde terbiye edilmez. Kağıt toptancılarından 68-100 cm yada
70-100 cm ebadında satın alınan bir top kağıt,mücellit giyotininde 4 parçaya
bölünür. Tekne boyutlarını bu kestirilen kağıt boyutları belirler.
TEKNE
Eskiden ziftlenmiş budaksız çamdan yapılmışsa da kullanım kolaylığı açısından
çelik yada galvanizli saçtan yapılması daha iyidir. Uzun kenarlarından ebrûcuya
yakın olanına,ebrûyu tekneden sıyırırken kağıdı çizmemesi için 2-3 mm
kalınlığında bir mil kaynattırılır. Teknenin boyutlarını ebrûlanacak kağıdın
boyutları belirler. Yüksekliği 5-6 cm olan teknenin eni kağıt genişliğinde, boyu
da kağıdının ıslanınca uzayacağı payı karşılamak üzere ebrûlanacak kağıdın
boyundan yaklaşık yarım cm uzun olmalıdır. Merhum Mustafa Düzgünman’ ın teknesi,
destisengi, fırçaları,diğer ebrû malzemeleri ve ebrûları ile Galata
Mevlevihanesi’ ndeki DÜZGÜNMAN odasında sergilenmektedir
FIRÇA
Türk ebrûcusu fırçasını kendi sarar. Ebrû fırçası atın kuyruk kıllarının bir
daha sarılması ile yapılır. Kılların bağlanmasında oltaya iğne bağlarken
kullanılan düğümsüz bağlama kullanılır. Fırça kavanozda dura dura kıvrılır ve bu
kıvrık şekil,fırçanın sarım şeklinden dolayı ortasında oluşan boşlukla beraber
Türk Battal deseninin ortaya çıkmasına sebep olur.
NEFT
Eskiden Eğriboz adasından gelen çam nefti kullanılmasına rağmen artık
bulunmamaktadır. Neftli ebrû yapımında ancak tabii olanı kullanır. Neft, ayrı
bir kaba ayrılan boyaya damla damla istenen sonuç alınana kadar denenerek ilave
edilir. Neftli boyaya bastırılan fırça iyice temizlenmeden normal boya
kavanozuna sokulmaz.
TARAKLAR
Her ebrûcunun taraklı ebrû yapmak üzere kendisi tarafından muhtelif diş
aralıklarında yapılmış tarakları olmalıdır. Bu taraklar “boncuk iğnesi” denilen
ince iğnelerin ya da tellerin düz bir tahta üzerine bir şekilde
çakılarak,yapıştırılarak veya sıkıştırılarak tespit edilmesiyle yapılır.
Tarakların boyu teknenin eni ve boyundan bir miktar kısa,dişleri arasındaki
mesafe ise bazı topraklarda sık (3-4 mm),bazı taraklarda ise seyrek (10-12 mm)
olarak yapılır. Diş aralığı için bir kural bulunmamakta olup ebrûcunun
tercihi,ustalık düzeyi ve arzulanan sonuç önemlidir.
BİZLER
Tekneye boya damlatmak,yüzeyindeki boyaya şekil vermek yada kitreyi karıştırmak
için muhtelif kalınlıklarda bizler kullanılır. Bunların arasında,aynı cins
telden 15-20 tanesinin bir araya sarılmasıyla yapılan sümbül teli de
sayılabilir. Bizler,farklı kalınlıklarda tellerden yada çivilerden yapımlarına
dikkat edilmelidir.
GELENEKSEL (GELENEKLİ) TÜRK EBRÛ ÇEŞİTLERİ

BATTAL EBRÛ
Boyaların sadece fırça yardımıyla kitre üzerine serpilmesiyle oluşturan ve iğne
yada tarak gibi herhangi bir şeyle müdahale edilmeden yapılan mermer desenli
ebrû çeşididir. Yapılan işlem bakımından en basit ebrû olmasına rağmen sonuç
itibarıyla yapımı en zor ebrûdur. Kumlu ebrû dışında bütün ebrûların yapımında
ilk işlem battal ebrûdur. Ebrûcunun bütün ustalığı yaptığı battal ebrûlardan
belli olur çünkü ardı ardına atılan boyaların öd ayarları doğru yapılmazsa ya
kitre yüzeyinde boyalar arasında kalan renksiz damarlar mermer damarından daha
büyük olur ki buna ebrûcu dilinde “falso ”denir yada boyalar sıyrılırken akar ve
birbirine karışır.
SOMAKİ EBRÛ
Battal ebrûnun en son atılan rengi fırça kavanozun içine sıkıldıktan sonra
serpilerek yapılır. Sık damarlı Somaki mermerine benzeyen bir ebrûdur. Yan
kağıdı olarak yada levha kenarlarında dış pervaz olarak kullanılır.
NEFTLİ BATTAL
Battal ebrûnun en son atılan rengi neftli bir boyadan seçilerek yapılır. Yan
kağıdı olarak ya da levha kenarlarında dış pervaz olarak kullanılır.
SERPMELİ BATTAL
Battal ebrûyu yapıldıktan sonra Çamlıca toprağı veya benzer bir açık renkli boya
yada neftli boyanın,fırça kavanoza iyice sıkıldıktan sonra serpilmesiyle
yapılır.Yan kağıdı olarak yada levha kenarlarında dış pervaz olarak kullanılır.
GEL GİT EBRÛSU
Battal ebrû yapıldıktan sonra kalınca bir bizle teknenin önce bir kenarına sonra
diğer kenarına paralel bir ileri bir geri karıştırılarak yapılır. Üzerine
serpmeli battalda anlatıldığı gibi serpme yapılırsa daha güzel olur. Levha
kenarlarında ara pervaz olarak kullanılır.
TARAKLI EBRÛ
Gelgit ebrûsu yapıldıktan sonra taraklardan birisinin son yapılan gelgitin
yönüne dik yönde teknenin bir kenarından tarağın dişleri kitreye temas edecek
kadar sokulup diğer kenarına doğru çekilmesiyle yapılır. İstenirse ince bir
bizle taraktan sonra şal ebrûsunda yapıldığı gibi boya serbest olarak da
karıştırabilir. Levha kenarlarında ara pervaz olarak kullanılır.
ZEMİN EBRÛSU
Aynı boyadan az ödlü,çok ödlü ve neftli olarak üç kavanoz boya hazırlanır.
Bunlar kullanılarak battal ebrû yapılır. Neftli boya yerine Çamlıca toprağı gibi
açık renkli bir başka boya da serpilir.
HATİP EBRÛSU
Önce zemin ebrûsu yapılır. Zemin ebrûsunun üzerine,35×50 cm boyutlarında bir
tekne için teknenin uzun kenarı boyunca beş,kısa kenarı boyunca da dört sıra
alacak şekilde eşit aralıklarla öd ayarı hatip ebrûsuna göre yapılmış bir renk
damlatır. Kitrenin üzerinde dört sıra halinde ve her sırada beş olmak üzere
hazırlanan renklerin ortalarına ikinci ve daha sonra üçüncü ve istenirse daha
fazla sayıda renk damlatılarak iç içe halkalar elde edilir. Bu halkalara bir
iğne yardımıyla şekil verilerek yapılan hatip ebrûsunda yürek,taraklı
yürek,çark-ı felek,yonca gibi hatip desenleri yapılmaktadır. Hatip ebrûları,
levha kenarlarında her bir sırası yazının bir kenarına gelecek şekilde dış
pervaz, koltuklu levhalarda koltuk boşluklarında koltuk ebrûsu ve yan kağıdı
olarak kullanılır.
ÇİÇEKLİ EBRÛ
Zemin ebrusu yapıldıktan sonra önce hazırlanan yeşil boyadan damlatılarak
oluşturulan yuvarlaklara, uygun kalınlıkta bir biz kullanılarak sap şekli
verilir. Daha sonra sapların uçlarına yapılacak çiçekli uygun renk damlatılarak
yine uygun kalınlıkta iğne ve bizlerle bunlara çiçek şekli verilir. Yan kâğıdı
olarak kullanılacak çiçekli ebrulara, cilt kapağı kaldırıldığında birisi kapak
üzerinde birisi de karşısında kullanılmak üzere birbirinin aynısı iki çiçek
yapılır. Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman tarafından bu şekilde lale,
karanfil, menekşe, sümbül, gül ve gelincik çiçekleri, son derece başarılı olarak
stilize edilmişlerdir. Mustafa Düzgünman, bu çiçeklere papatyayı ilave etmiştir.
KOLTUK EBRÛSU
Hüsn-ü hat levhaların koltuk tabir edilen boşluklarında kullanılmak üzere hatip
ebrûsundaki her hatip deseni yerine küçük bir çiçek yapılır. Aşağıda kumlu
ebrûnun kullanımına örnek olarak verilen levhada gösterdiği gibi kullanılır.
KUMLU EBRÛ
Ebrû teknesinin sonuna doğru,suyu ve ödü az olan Lahor çividi (başka boyalar da
kullanılabilir),bir damlalık yardımıyla teknenin ortasında ya da bir kenarından
ama hep aynı noktaya (ya da noktalarda) damlatılması suretiyle teknenin yüzeyi
doldurularak yapılır. Boya çatlar ve kumlu bir hal alır. Bazen de “V” harfi
şeklinde çatlaklar oluşur ki buna kılçıklı ebrû denir. Kumlu ebrû tekneden
alınırken çok dikkat edilir çünkü çatlamalar elde edebilmek için fazla boya
damlatıldığından ve boyanın ödü zaten az olduğundan boya akabilir. Levha
kenarlarında ara pervaz olarak kullanılır.
BÜLBÜL YUVASI
Giderek küçülen damlalar halinde serpilen boyayla yapılan battal ebrû
üzerine,bir iğne yardımıyla dıştan içe doğru spiraller yapılır. Bu spirallerin
sayısı,hatip ebrûsunda olduğu gibi uzun kenar boyunca 5 kısa kenar boyunca
4’tür. Bülbül yuvası,yan kağıdı yada yazı etrafında dış pervaz olarak
kullanılır. Uzun kenara paralel şekilde dört eşit parçaya ayrılan ebrûnun her
bir parçası,levhanın bir kenarı monte edilir.
HAFİF EBRÛ
Hattatlar tarafından üzerine yazı yazılmak üzere suyu ve ödü normalden fazla
boyalar kullanılarak yapılan pastel renkli şal ebrûsudur.
YAZILI EBRÛ
Yazılı ebrûnun mucidi Necmeddin OKYAY ’ dır. Önceleri yazının kalıbını kesip
ıslanınca kağıdı bırakan Arap zamkı ile yapıştırılan ve kağıdı ebrûladıktan
sonra bu kalıbı söken Necmeddin OKYAY,yazının kenarlarından taşan zamkın
bulunduğu yerlerin de boya almadığını görerek mürekkep yerine zamk kullanarak
yazdığı yazıları ebrûlamaya başlar. Aynı zamanda devrinin en meşhur
hattatlarından olan Necmeddin OKYAY’ın bu şekilde yazılmış ta-lik Lafza-i
Celal-i,Türk ebrû tarihindeki en ünlü yazılı ebrûdur.
Hattat olmayan ebrûcuların yazılı ebrûcuların yazılı ebrû yapabilmek için
kullanabilecekleri en iyi yöntem ise yazının kalıbını hazırlamak ve bunu
sökülebilir bir yapıştırıcıyla ebrûlanacak kağıda yapıştırmaktır.
Bizim gibi yazı sanatı olmayan başka ulusların ebrûcuları için yazısının
etrafında ya da koltuğunda kullanılmaya uygun hatip,kumlu,battal ve koltuk
ebrûsu ya da koltuk ebrûsu ya da hiçbir ulusun ebrûcusunun yapamadığı güzellikte
çiçekli yan kağıtları yapmak bir anlam ifade etmeyebilir ancak Türk hat ve cilt
sanatçılarının sanatlarını geleneğimize uygun sürdürebilmeleri için yukarıda
sıralanan ebrû çeşitlerinin üretilmesi de Türk ebrûsunun bir geleneğidir.
EBRUNAME
Bu şiir, merhum Mustafa DÜZGÜNMAN tarafından 1950’ li yılların başında kaleme
alınmış olup,kendisinin ebrûya hangi anlayışla ve nazarla baktığını anlatması
bakımından özel bir önem taşımaktadır. İmlasına hiçbir müdahalede bulunmadığını
belirten Uğur GÖKTAŞ’ ın, “EBRU TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ” isimli eserinden olduğu gibi
alınmıştır.

Ebrûdaki görünen şu nukûşata iyi bak,
Şuunat-ı ilahidir sıfatından ayan Hak
Nakış-ı sun’un pertevinden Hubb-u Rahman aşikar,
Rüyetullah sırrıdır bu müsemmadır her varak.

Zan etme ki bu eşkalin halikıyız senle ben,
Gafil olup şirke dalma bir faildir iş gören,
Fırça,çanak,boya,tekne vasıtadır bilmiş ol,
Hep suver-i ilmiyedir mezahirde görünen.

Türlü türlü şekillerle arz-ı didar eyleyen,
Kitab,levha,sair eşya zeyn-i envar eyleyen,
Şuh ve cazip hatlarıyla kalb-i insan zevkiyab.
Saltanat-ı ebrûdur bu aşk-ı izhar eyleyen.

Onaltıncı yüzyılın Turan ebrû mebdei,
Orda zahir olmuş amma burada bulmuş neş’eyi,
Yüce Türkler ülkesinde kemâl bulmuş bu hüner,
Rabbim daim hıfız eylesin ebrû yapan zümreyi.

Ebrû demek ebir demek yani gökteki bulut,
Ab-ı rü da tutar mana su yüzüdür et şuhût,
Bir kelam-ı farisidir ebrû insan kaşları,
Her tevcihe sezadır kim manası da pek velût.

Kadim ecdat yadigarı müzeyyen bir san’attır,
Tabiatten mülhem olan bu nakışlar mir’attir,
Sani-i Hak sun’undan hep kendi kendin seyreder
Nakış nakkaş şey-i vahit bir vahdeti hikmettir.

Bu meslekte çok ustalar emek verip yetişmiş,
Biz yetiştik zevaline hepsi Hakka göç etmiş,
Büyük üstat Özbek Şeyhi Ethem Kami Efendi,
Hezar-fen,pür marifet bu san’atta pir imiş.

Son zamanlar şems-i ebrû gurub etmiş nagihan,
San’atkârı kalmamış hiç,ne de işten anlayan,
Bir er çıkmış Üsküdar’dan ihya etmiş bu zevkli,
İsmi hattat Necmeddin’ dir tek üstatdırbu zaman.

Üstadımız Nemci Molla çığır açmış bu işte,
Azimkârdır, muktedirdir anlayışta sezişte,
Lale sünbül karanfille bezendirmiş ebrûyu,
Talim etmiş taliplere zeval yok bu gidişte.

Destizenkte ezilir hep renkli cism-i boyalar,
Sarı zırnık inatçıdır ebrûcuyu oyalar,
Zırnık, lahur, gül bahar,al ebrûda hep esastır,
Bu dört renkle çok renk olur bu cümbüşte neler var.

Bu çesitli boyaların cilvegâhı teknedir,
Rahm-i mader gibi sanki reng-i vusla teşnedir,
Tekne içre kitre mahlûl bekler sırr-ı fıtratı,
Bazen tutar bazen tutmaz bir acayip nesnedir.

Ayrı ayrı çanaklarda boyaların kıvamı,
Su,öd ile ayarlanır başlar işin devamı,
Kitreli su üzerine fırçalarla boyalar,
Serpilerek nakşedilir kâğda çıkar tamamı.

Tarif gerçi kolay amma tatbikatta güçlük var,
Tecrübesiz yapılırsa insan olur bî karar,
Görünüşe aldanıp da çok kolaymış deme sen,
Bir ihtisas işidir bu aşık olan er yapar.

Mütenevvi şekillidir ebrûların sureti,
Battal,hatip,taramayla gör-asar-ı kudreti,
Karanfille lale sünbül papatyayla menekşe,
Taraklı da tezyin eder bu elvan-ı kesreti.

Ebru yapan seyredende gam kesâvet bulunmaz,
Gönülleri tenşit eder zevkle doyum olunmaz,
Yapan hayran,bakan hayran,alan,satan hep ayran,
Bu ebrûdan zevk almayan ebrûcuya yar olmaz.

Nazar kıldık kainata baktım mutlak ebrûya,
Vech-i yari ayan gördüm salat ettim bu Ru’ya,
Kenz-i mahfi tezahürü aşk-ı Hüda nümayan
Ebrû görüp Allah dedim irdim kalbi duyguya.

Bir hududu zevk-i elvan ebrûculuk san’ati,
Erbabın nazarında çoktur onun kıymeti,
Her varakta sırr-ı cemal aşikardır zahida,
Bu ebrûlar,bu safalar hepsi aşkın hikmeti.

Ben ebrûya aşık oldum düştüm onun peşine,
Leyla gibi nazlar etti yaramadı işime,
Bir aralık isyan ettim görmedim hiç iltifat,
İnsaf edip yüzün güldü işler açtı başıma.

Besmeleyle tezgah açıp ebrû yapan kişiyiz,
Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz,
Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır,
Büyüklere boyun kesip Hakka tapan kişiyiz.

Ey Mustafa nakş-ı sevda sana neler öğretti,
Derûnunda duran nakkaş “Eynemâ” yı öğretti,
Bab-ı ebrû rehnümadır vech-baki fehmine,
Arif olan bu ezharı bir noktadan seyretti.

NOT:
bu bilgiler sadrettin özçimi hocanın sitesinden www.sadreddinozcimi.com alınmıştır

forum

Ebru sanatçısı Hülya demirel ve M. İsmail Tirkeş beyle Altın eller geleneksel el sanatları ndan Geleneksel Türk ebru sanatıyla katılacaktır.
“Altın Eller Geleneksel El Sanatları Festivali” 10-20 Ağustos 2009 tarihleri arasında Taksim Gezi Parkı'nda sizleri bekliyor.